Münazarat

          1918 yılında Meşrûtiyet’in yeniden ilan edilmesiyle her tarafta hak, hukuk,  hürriyet, müsavat, milliyet vb. kavramların tartışıldığı ve bunların toplum üzerinde yanlış algı ve anlayışlara sebep olduğu bir hengâmda Hz. Üstad Bediüzzaman bu eseriyle, özelde Kürtlere ve genelde bütün İslam toplumlarına bu yeni kavramların esaslarını Kur’an ve Sünnet’in mihengine göre şerh ve beyân eder.

          Bu yeni siyasi gelişmenin her millet gibi Kürtlerin de terakkisine vesile olacağını onlara telkîn eder. Kitapta dönemin çalkantılı siyasi meseleleri ve bunların Kürt toplumu üzerindeki müspet ve menfî neticeleri Hz. Üstad’ın onlarla soru- cevap tarzındaki muhaveresiyle işlenmiştir.

          Hz. Üstad  “Bu kitap siyaset tabiplerine teşhîs- i illete dair hizmetle muvazzaftır.” diyerek bu eserinin aynı zamanda dönemin siyaset ricâline hamiyet-i millet hissîyatıyla bir haykırışıdır. Kitapta özellikle dönemin hayli hareketli sosyal ve siyasal konularına ufuk açıcı ve hakikatli yaklaşımlarla çözümler sunulmaktadır.

          II. Meşrutiyetin ilanını müteakip Bediüzzaman’ın, şarktaki Kürd aşiretleriyle soru-cevap şeklinde yaptığı diyalogları içerir. İstibdat, hürriyet, meşrutiyet yönetimi, gayr-ı müslim azınlıklar, şarktaki ulema ve ağaların durumları, eğitim sorunu, ilerlemenin esasları gibi mevzular bu eserdeki başlıca konulardır.

Ebat: 10,5 cm x 16 cm
Sayfa Sayısı: 136

 

İlk baskıdaki kapak bilgileri:

MÜNAZARAT

  Azametli Bahtsız Bir Kıt’anın

Şanlı Tali’siz Bir Devletin

Değerli Sahipsiz Bir Kavmin Reçetesi

Veyahut

Bediüzzaman’ın Münazarat’ı

 Kostantiniyye

Matbaa-i Ebuzziya, 13291

          Kitabın giriş bölümünden:

           İfade-i Meram ve Uzunca Bir Mazeret

         Yâ eyyühe’n-nazır! hasenatı seyyiatına, sevabı hatasına tereccüh edenler mağfiret ve afve müstahakdırlar. İşte “iki inkılâb” beni iki telif-i müşevveşe mecbur etti. İki rıhlet dahi iki kitabı ilham ettirdi. Şu eserlerden her birisi Kürd olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Arab’dır. Güya her bir eser, Arab abasını iktisa ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürd’dür. Böyle acibü’ş-şekil bir telif, telif kanununa muhalefetle muaheze olunmamak gerektir. Evet; benim hakkım sükût idi. Zira âcizim. Bilirim, âsârım rağbete şayan değildir. Fakat Sa’dî* nin

2 olan matem-âlûd ve hikmet-âmiz kelâmının verdiği himmet, hem de benim gibi iktidarsızların mahcubiyetlerini izale ile meydan-ı hamiyete çıkmaya cesaret vermek için numune-i imtisal olmağa olan arzu, hem de eserin bizzat rağbete şayan olmasa da, benim gibi me’mûl olmayan birisinden küçük bir eser dahi bir nev’i antikalık rağbetine şayan olmasına olan ümid; beni eser yazmaya cesaret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki, eserlerim bazen hem hakikat-şiken, hem nazm-şiken, hem üslûb-şiken, hem hayal-şiken, hem his-şiken, hem ifrat-âlûddur. Lakin ne yapayım? Başka türlü de olamazdı. Zira tam bir asrı bir seneye sıkıştıran ve yedinci asırdan on üçüncü asra kadar benim gibi kurun-u vusta adamlarının hayalini yuvarlandırmakla her bir asır bir his ve bir tesiri karıştırıp birinci eserimi ilham  eden Temmuz’un inkılâb-ı mesudunun teşvikiyle, hem de bütün devair ve tabakat-ı mütedahile-i mütesafileyi karıştıran ve istibdadıntazyik-i mecnunanesiyle vücuda atılan ve doktorların tokadıyla ademden tımarhane kapısıyla dışarıya fırlayan cinnet hatıratı olan eserimi tekmil edip, İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi’ni ibraza beni mecbur eden Mart ve Mayıs, meş’um ve müdhiş olan ihtilâl ve inkılâbın verdiği heyecan ile; hem de gayet mütenevvia ve muhtelife tabayi ve hissiyatı tazammun eden ve şu iki reçeteyi vücuda getiren üssü’l-esas-ı mesleğim, elmas-misal olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzuc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intac etti. Demek her bir eserim, bir-kaç asrın fezlekesi ve Kürd taifelerinin tabiatlarının enmuzeci ve gayet muhtelife etvarımın numunesi olduğundan hakiki intizam ondan aramak abesdir.

          Evet, edebin değil, belki edebiyatın kanununa karşı âsârımı muhalefete sevkeden yedi esbabdır:

           Evvelâ: Sabavetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minare başında gibi fehmen istidadlarda bulunuyorum. Kâh gayet dakik bir hakikat davetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat, ecnebi olup tanımıyorum. Hatta bir günde kâh gayet cahil, kâh tecrübeli bir siyasî gibi işe karışmak isterim.

          Saniyen: Meşrutiyetin fecr-i sâdıkına kadar inşa ve kitabette tamamen hem ümmi, hem acemi idim. Her ne ki inşa ettim ise, üstadımız olan meşrutiyetten öğrendim. cinan-ı cenanda yemişler kemâle ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelir ise, yüzünüzü ekşitip abus-u kamterir olmayınız.

          Salisen: Müstahak olmadığım teveccüh-ü ammeden neşet eden bir şöhret-i kâzibe, bana tahmil ettiği vazife-i mühimme ile, aczden neşet eden atlamak.. nümayişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şeye girişmeye mecbur oldum.

          Rabian: Fıtraten bendeki gurur, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdis-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümayiş; şâş adama, eserlerimde hakikatten fazla bir enaniyet gösteriyor. Evet, enaniyet var. Benim değil, milletimin enaniyetidir. Benlik var; benim değil, sınıfım olan melâik-i medarisin izzetidir.

          Hamisen: Ben, Kürdçe düşünürüm; Türkçe ve Arapça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemi, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor veya lisanın diline aşina değildir. Hem Türkçe’nin sarf-nahvini bilmediğimden manaya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. “Hatta, evet, işte, şimdi, hem de, zira, olan, şu, bu” tekrarları, sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihine de kat’iyen razı olamıyorum. Zira külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.

         Sadisen: Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden; mütercim-i hayalînin tercümesinde, hattatın imlâsında, tabiin tab’ında, mütaliin fehminde bazen yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor.

          Sabian: Şu Saykal-ı İslâmiyet ve Ekrad Reçetesi olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahraların kuvve-i münbitesi fevkalâde neşv ü nema vererek kırk elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesim bir şecere oldu. Hem meyve verdi. Evet, öyle bir vakitte vücuda geldi ki, dağlar beni derelerin yed-i haşinine fırlatıyordu. Onlar da beni sahraların yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bazen rüzgar vurup, derenin dibine düşmüş meyveleri ilaç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına götürdüler. Hatta bir kısmı Başid dağının yemişidir. Bir taifesi feraşin ovasının meyvesidir. Bir miktarı Beytüşşebab deresinde kırmızılanmış semeresidir. İşte şu iki eseri yazdığım vakit zaman kısa, mekan vahşi, ben seyyah, zihin müşevveş, vücud yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.

         Ey ehl-i insaf! Mazeretim bu… Kabul ederseniz insafın şe’nidir. Etmezseniz; emin olunuz size minnet etmem. Hiç de kabul etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım. Vesselam. Şu eserin nağamatını dinlemek için bir Kürd cesedini giymek, bir vahşi hayalini başına takmak gerekdir. Yoksa ne istima’ helal, ne sema’ tatlı olur.

Ebû lâşey

Said

Kitabın Devamı İçin>

______________________________

1- 1329 tarihi rumi ise, miladi 1913; eğer hicrî tarih ise 1911’dir.

2- Yazmaktan maksat, söylediklerimizin baki kalmasıdır. Çünkü varlığımızın devamına güvenimiz yoktur.