Bediüzzaman SAİD NURSÎ

          Rumi 1293 (Miladî 1876) yılında Bitlis vilayetine bağlı Hizan kazasının İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya geldi. Medrese tahsiline küçük yaşta başladı. Nurs’a yakın Tağ medresesine bir müddet devam eden Said Nursî henüz çocuk yaşlarında iken kabına sığmayan bir fıtrata sahipti.

           Sık sık medrese değiştiriyor, her gittiği yerde dikkatleri üzerinde topluyordu. Dokuz yaşında iken gittiği Doğubayezid’deki Şeyh Mehmet Celalî hezretlerinin medresesine üç ay devam ettikten sonra icazet aldı. Her okuduğunu unutmayan bir hafızaya en derin ve girift ilmi meseleleri rahatlıkla çözebilen bir zekaya sahip olan Said Nursî kısa zamanda ilim çevrelerinin takdirine mazhar oldu ve “zamanın harikası” anlamında Bediüzzaman lakabıyla anılmaya başlandı.

          Van’da kurduğu Horhor medresesinde yeni bir metotla talebelere ders vermeye başlayan Bediüzzaman,  medreselerde demode olmuş eğitim sistemini değiştirmek ve o günün adıyla Kürdistan’da cehaleti ve bilgisizliği ortadan kaldıracak evsafta Medresetü’z-Zehra adıyla bir üniversitenin kurulmasını II. Abdülhamit yönetimine teklif etmek amacıyla 1907 yılında İstanbul’a gitti. Ne yazık ki umduğunu bulamadı. Ancak buralardaki ilmi çevrelerle girdiği diyolag sonucunda adı süratle etrafa yayıldı. Dönemin gazete ve dergilerinde yayınladığı yazılar ve değişik ortamlarda yaptığı konuşmalarla meşrutiyet fikrini destekledi.

          Üzerindeki sır perdesi hala kaldırılamayan 31 Mart Vakıası günlerinde yaptığı konuşmalarla askerleri ikna edip taşkınlıkları önlemeye çalıştığı halde Divan-ı Harp mahkemesine verildi. Burada yaptığı ünlü müdafaası sonucunda beraat etti.

          II. Meşrutiyetin ilanından sonra memleketine geri dönen Said Nursî, Kürt aşiretlerini dolaşarak meşrutiyet ve hürriyet gibi kavramlarla etnik, sosyal ve bir arada yaşama gibi konularla ilgili sorulan sorulara ikna edici ve günümüz için de geçerli sayılan cevaplar verdi. Soru cevap şeklindeki bu konuşmalarını “Münazarat” adı altında Arapça ve Türkçe olarak yayımladı.

          Bu kitabıyla yerel konulara ve problemlere dikkat çeken Bediüzzaman, kitabının ilk sayfasında şu veciz ifadeye yer verir. “Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi ittiba-i Kur’an’dır”

          1911 yılında Şam’da ünlü Emevîye Camiinde aralarında yüze yakın ulemanın yer aldığı onbin kişilik kalabalık bir cemaate, islam dünyasının panoramasını çizen ve problemleri aşmanın yollarını gösteren bir hutbe okur. Daha sonra bunu Hutbe-i Şamiye adı altında yayınlar. O gün okuduğu hutbede dile getirdiği hususlar hala geçerliliğini korumaktadır.

          1914’te patlak veren 1. Dünya savaşında Ruslara karşı Kürt milis kuvvetleri başında gönüllü alay kumandanı olarak savaşır ve Bitlis’te düşmana esir düşer. Yaklaşık iki buçuk üç yıl müddetince Rusya’nın esir kamplarında kalır. 1918’de esaretten “harika bir şekilde” kurtularak İstanbul’a avdet eder. Henüz yeni kurulmakta olan ve bir İslam Akademisi olan Darülhikmeti’l-İslamiye azalığına tayin edilir.

          İstanbul’un İngilizler tarafından işgali sırasında işgalcilere karşı direnişi destekler ve Hutuvat-ı Sitte adı altında bir risale yazarak bunu her tarafa dağıttırır.  Said Nursî’nin İstanbul’daki çalışmaları ve daha önce dağu cephesinde Ruslara karşı gösterdiği kahramanlık Ankara Hükümetinin dikkatini çeker ve şifreyle Ankara’ya davet edilir. Bediüzzaman İstanbul’da tehlike içinde mücahede etmenin daha önemli olduğunu söyleyerek önce gitmek istemez. Ne varki Ankara Hükümetinin müteakip ısrarları üzerine Ankara’ya gider. Ankara’da Meclisteki milletvekillerinin dine ve ibadetlere karşı olan lakaydlıklarını görünce, namaz ve ibadetin ehemmiyetine vurgu yapan bir beyanname kaleme alarak Meclisteki milletvekillerine dağıtır. Bediüzzaman Said Nursî’nin etkileyici yazı ve konuşmalarından çekinen bazı kesimler, kendisine mani olmak ister. Bunun üzerine Said Nursî ona karşı hiddetli bir şekilde şu meşhur sözleri söyler: “Paşa paşa! Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.”

          Said Nursî, Ankara’nın yeni hayatından hayra yorumlanacak işaretler görmez. Müthiş bir dinsizlik fikrinin, zafer sonrasındaki havayı bozmak ve zehirlemek için, sinsice çalıştığını görür. Ankara’nın reislerinde özellikle reisicumhurda muannid ve büyük bir dehanın varlığını hisseder. Bu dehayı kuşkulandırmakla İslam aleyhine çevirmenin pek yararlı olmayacağı kanaatine varır ve Ankara’dan ayrılmaya karar verir. 1923’te Van’a giderek Erek Dağındaki mağarada inzivaya çekilir.

         YENİ SAİD DÖNEMİ
Artık onun için yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemi kendi tabiriyle Yeni Said dönemi olarak adlandırır. Sosyal ve siyasal hayatın çalkantılı ve fırtınalı günlerine ait Eski Said dönemi geride kalmıştır. Kader onu yepyeni bir mücadelenin ve mücahedenin kucağına atacaktır. 1925 yılında cereyan eden Şeyh Said hareketini müteakip onun da bu harekete katılabileceği ihtimali genç cumhuriyetin yöneticilerini ürkütmüş olacak ki, tehcir ve sürgün kurbanları arasına onu da katarlar. Dondurucu bir şubat soğuğunda Van’da inzivaya çekildiği Erek Dağındaki mağarasından alınarak önce Burdur sonra Isparta ve Barla’ya sürgüne gönderilir.

          Artık sürgünler, hapishaneler ve mahkemeler birbirini izler. Vefat tarihi olan 1960 yılına kadar bir daha doğup büyüdüğü ve hasretini çektiği topraklara geri dönemeyecektir. Bu dönemde Said Nursî kovanına geri dönmüş bir arı gibidir. Günlük politika hesaplarından öte kendini geleceğe ait hayatî meselelere adamıştır. Çalışmalarını uzun vadeli fakat sağlam temellere oturtmuştur. Ruhî ve kalbî bir tefekkürü ve bunun neticesi olarak manevî bir irşad vazifesini üstlenmiştir. Bu çerçevede Risale-i Nur’ları yazmaya başlar. İsabet eder. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sonrasında parçalanan islam çoğrafyasında açıkça görülen bir inanç bunalımı söz konusudur. Dolayısıyla çağın bunalan insanını yeni bir ruhla diriltmenin zarureti ortadadır.

          İşte Bediüzzaman Said Nursî de kendi selefleri gibi ümmetin hayatında tecdid misyonunu üstlenerek bu nurlu ve aydınlık yolu göstermeye çalışmıştır. Hadiste rivayet edildiği gibi, “Şüphesiz ki Allah her yüzyılın başında bu ümmetin dinini tecdid edecek olan bir müceddit gönderir.” Nübüvvet kapsının kapanmasından sonra teceddüd hareketi her asrın ihtiyaçlarını ve koşullarını gözönünde tutarak dinin yenilenmesi anlamında veraset-i nübüvvet makamını deruhte etmiştir. Dolayısıyla, Said Nursî de tarihi süreç içerisinde bu geleneğin bir devamıdır. İslam tefekkür tarihinin altın zincirinde çağdaş halkayı teşkil eden Bediüzzaman, bu çağın, hayatı süratle kayıp giden evladı için Kur’an ve Sünnetten en kısa ve en selametli bir yolu ve metodu çıkarmıştır.

          Bu yol, herşeyin hercümerc olduğu bu zamanda, en kısa ve en selametli bir metotla bidat rüzgarlarına ve dalalet hücumlarına karşı çabuk sönmeye maruz kalan taklidi imanı, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak ve küfrün hiçbir saldırısı karşısında sarsılmayacak olan tahkiki imana çevirme yoludur. Böylece Kur’an ve Sünnetin ulvi semasından tereşşuh eden bu nur damlaları günümüz müslümanlarının manevi yaralarına şifalı birer merhem ve iksirli birer tılsım olmaktadır.

Üstad Bediüzzaman  Hazretlerinin hayatı hakkkında detaylı bilgi için Tarihçe-i Hayat eserine başvurabilirsiniz.>

       Üstad Hazretlerinin En Son Dersi

          (Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir.)

          Aziz kardeşlerim!

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. menfi hareket değildir. Rıza-yı ilâhiye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i ilâhiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde; her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ, kendimi misal alarak derim:

Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım bir çok hadiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak; Divan-ı Harb-i Örfide idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i ilâhiyeye karışmamak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis* aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet, meselâ: Seksen bir hatasını mahkemede isbat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı manevîsidir. Manevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. (Fâtır Suresi: 18) düsturu ile ki: “Bir câni yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalıştım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilebilir. mezkûr ayetin düsturu ile vazifemiz, dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâm’da asayişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife-i ilâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenab-ı Hakka aittir. Biz vazfemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

Ben de Celâleddin Harzemşah* gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakkın vazifesidir.” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’an’dan ders almışım.

Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dahildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî, ihlâs sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakiki talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı maneviyedeki fark pek azimdir.

          Bir mesele daha var. O da çok ehemmiyetlidir: Hükm-ü Kur’an’a göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. tiryakilikle, görenekle ve itiyadla hâcât-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Ahirete iman ettiği halde, “zaruret var” diye zaruret zannıyla dünya menfaatı ve maişet derdi için dünyayı ahirete tercih ediyor.

Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: “Biz şimdi mecburuz.  Zaruretler mahzurları mübah kılar. kaidesiyle Avrupa’nın bazı usullerine, medeniyetin icablarını taklide mecburuz.” dediler. Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret sû-i ihtiyardan gelse, kat’iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Sû-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cari olur, mazur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, sû-i ihtiyarı ile bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczub çocuk cezbe halinde birisini vursa mazurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dahilinde değildir.” İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var. Sû-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeğe medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuş ise, mutlak zaruret olmadığı ve sû-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeğe sebep olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zaruret-i kat’iye ile, sû-i ihtiyardan neşet eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-i ilâhide ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.”

Bununla beraber zamanın ilcaatı ile zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’a*lara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmiyerek “zaruret var” zannıyla hareket eden o biçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dahilde sarfetmiyoruz. Biçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde; şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibariyle bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.

Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-ı tamme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir Risaleye ilişmek; vatan, millet maslâhatına tamamen zıttır.

Bir mahrem Risale vardı ki, o mahrem Risalenin neşrini men’etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tedkik ettiler; sonra beraet verdiler. mahkeme-i temyiz, o beraeti tasdik etti. Ben de bunu dahilde asayişi temin için ve yüzde doksan beş masuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Said, meşveretle neşredebilir.” dedim.

          Üçüncü Mesele: Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i manevî neşrine çalışıyor ki; kâinatta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur’an’ın “Rahmeten lil-âlemîn” olduğunun bir sırı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; ahirete iman, Allah’a iman ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki; o manevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı; yani Kur’an’la barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’an’a muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. “Dinsiz bir millet yaşamaz.” hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-ı halde yaşanmaz. Onun için Kur’an-ı Hakîm, bu asırda bir mucize-i maneviyesi olarak Risale-i Nur şakirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka, anarşistliğine karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkanları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’an-ı Hakîmin bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak.. çünkü; bir İsevî, Müslüman olsa, İsa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevî Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın zincirinden çıksa, dinini bıraksa; daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenab-ı Hakka şükür, Kur’an-ı Hakîmin işarat-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arap milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mucize-i Kur’aniyenin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve on altı sene evvel altı yüz bin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş. Demek Risale-i Nur; beşeri anarşistlikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâm’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab’ı birleştirmeğe, bu Kur’an’ın kanun-u esasîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’an’a karşı çıkıyor. küfr-ü mutlakta Cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir Cehennem var. Çünkü, ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuz bin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara; hem şahsın idam-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da idam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennemden on defa daha fazla dehşetli Cehennem azabı çeker. Demek o Cehennem azabını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü; her bir insan akrabasının saadetiyle mesud, azabıyla muazzeb olduğu gibi… Allah’ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azablar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada, bu manevî cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var: O da Kur’an-ı Hakîmdir ve bu zamanın fehmine göre onun bir mucize-i maneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır.

Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyasî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki; o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakaik-ı imaniyenin dünyada bir cennet-i maneviyeyi ehl-i imana kazandırdığını isbat eden Risale-i Nur’a mümanaat etmedi, neşrine müsaadekâr davrandı; naşirlerine de tazyikattan vazgeçti.

Kardeşlerim! Hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan -bazen men’olduğum gibi- men’edileceğim. Onun için benim Nur ahiret kardeşlerim, “ehvenü’ş-şer” deyip bazı biçare yanlışçıların hatalarına hücum etmesinler. Daima müsbet  hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil. Çünkü dahilde hareket menfice olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; “ehvenü’ş-şer” olarak bakınız. Daha âzamü’ş-şerden kurtulmak için; onlara zararınız dokunmasın, onlara faideniz dokunsun.

Hem dahildeki cihad-ı manevî; manevî tahribata karşı çalışmaktır ki maddî değil; manevî hizmetler lazımdır. Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgul olmağa hiçbir hakları yok!

Meselâ: Bir parti bana binler vecihle sıkıntı verdiği halde, hattâ otuz senede hapisler de, tazyikler de olduğu halde, hakkımı helâl ettim. Ve azablarına mukabil, o biçarelerin yüzde doksan beşini tezyif ve itirazlara, zulümlere maruz kalmaktan kurtulmağa vesile oldum ki ayeti hükmünce kabahat ancak yüzde beşe verildi. O aleyhimizdeki partinin şimdi hiçbir cihetle aleyhimizde şekvaya hakları yoktur.

Hattâ bir mahkemede yanlış muhbirlerin ve casusların evhamları ile; bizi, yetmiş kişiyi mahkûm etmek için sû-i fehmiyle, dikkatsizliği ile Risale-i Nur’un bazı kısımlarına yanlış mana vererek seksen yanlışla beni mahkûm etmeğe çalıştığı halde, mahkemelerde isbat edildiği gibi, en ziyade hücuma maruz bir kardeşiniz, mahpus iken pencereden o müdde-i umumînin üç yaşındaki çocuğunu gördü, sordu, dediler: “Bu müdde-i umumînin kızıdır.” O masumun hatırı için o müddeiye beddua etmedi. Belki onun verdiği zahmetler; o Risale-i Nur’un, o mucize-i maneviyenin intişarına, ilanına bir vesile olduğu için rahmetlere inkılâb etti.

Kardeşlerim, belki ben öleceğim. Bu zamanın bir hastalığı daha var; o da benlik, enaniyet, hodfuruşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştihası, tiryakilik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’an’dan aldığı dersin en birinci esası; benlik, enaniyet, hodfuruşluğu terk etmek lüzumudur. Tâ ihlâs-ı hakiki ile imanın kurtarılmasına hizmet edilsin. Cenab-ı Hakka şükür, o azamî ihlâsı kazananların pek çok efradı meydana çıkmış. Benliğini; şan ve şerefini en küçük bir mesele-i imaniyeye feda eden çoktur. Hatta Nur’un biçare bir şakirdinin düşmanları dost olduğu vakit onunla sohbet etmek çoğaldığı için, rahmet-i ilâhiye cihetinde sesi kesilmiş. Hem de ona takdirle bakanlar isabet-i nazar hükmüne geçip onu incitiyor. Hattâ musafaha etmek de tokat vurmak gibi sıkıntı veriyor. “Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu, “Madem milyonlar kadar arkadaşların var, neden bunların hatırlarını muhafaza etmiyorsun?” Cevaben dedi:

– Madem mesleğimiz azamî ihlâsdır; değil benlik, enaniyet; dünya saltanatı da verilse, bakî bir mesele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek azamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ: Harb içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleri arasında Kur’an-ı Hakîmin tek bir ayetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib* kâtibine, “Defteri çıkar!” diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’an’ın bir harfinin bir nüktesini, düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş; ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.

O kardeşimize sorduk: “Bu acib ihlâsı nereden ders almışsın?” Demiş:

– İki noktadan…

         Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acib harbi olan Bedir Harbinde, namaz vaktinde cemaatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumu ile beraber mücahidlerin yarısı silâhını bırakıp cemaat hayrına şerik olmak, iki rekat sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr-i Âlem aleyhissalâtü vesselâm bir hadis-i şerifiyle emretmiş olmasıdır. Madem, harpte bu ruhsat var. Ve madem cemaat hayrı da sünnet olduğu halde, o sünnete riayet etmek en büyük bir hadise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı mutlakın böyle bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de ruh u canımızla ittiba ediyoruz.

         İkincisi: Kahraman-ı İslâm İmam-ı Ali radiyallahü anh, Celcelûtiye’nin çok yerlerinde ve ahirinde bir himayetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum manası hatırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için bir muhafız ifriti dergâh-ı ilâhîden niyaz etmiş.

İşte bu biçare, ömrü bu zamanda hodfuruşluk içinde yuvarlanan biçare kardeşiniz de; hem sebeb-i hilkat-i âlemden, hem kahraman-ı İslâm’dan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur’an’ın esrarına ehemmiyet vermekle, harb içinde ruhunun muhafazasını dinlemeyerek, Kur’an’ın bir harfinin bir nüktesini beyan etmiş.

Said Nursî

Bir Cevap Yazın