Risale-i Nur Külliyatı


          Risale-i Nur  eserinin müellifi Bediüzzaman Said Nursî, yüz yıla yakın süren hayatı boyunca Batının askeri ve kültürel meydan okuyuşu karşısında İslam dünyasının manevi dinamiklerini Kur’an ve Sünnetin sabitelerinden hareketle ortaya koymaya çalışmış, meydana getirdiği Risale-i Nur Külliyatıyla çağdaş bir İslam düşüncesi ekolü oluşturmuştur. Çağdaş İslam toplumunun inşasında temel harcın iman hakikatları olduğunu vurgulayan Bediüzzaman Said Nursî, surlarında gedikler açılmış İslam kal’asını yeniden onarmaya çalışmıştır.

          Bir kuyumcu titizliği içinde çalışan bu mücevherat dükkânının dellâlı, Kur’an ve Sünnetin çağdaş yorumunu bu asrın teferruat içinde boğulmuş ve dünyevî meşgaleler içinde yorgun düşmüş olan insanına bir âb-ı hayat çeşmesi olarak sunmaya gayret etmiştir. Bu tılsımlı ve iksirli çeşmeden içenler Kur’an ve Sünnetin serin gölgesinde hayata yeniden dönmektedirler. Ölmeye yüztutmuş ruhlar, günahların ağırlığıyla paslanmış kalpler ve ümitsizlik içinde azap çekerek kıvranan gönüller, mesih-misal bir dokunuşla yeniden hayat bulmakta ve dirilmektedir. Risale-i Nurları anlayarak okuyanlar bir ba’sü ba’de’l mevt (ölümden sonra yeniden diriliş) hakikatini hayatlarında bizzat yaşıyorlar, denilebilir.

          Her çağın kendine özgü bir takım problemleri olduğu gibi çağımızın da problemleri vardır. İslam ümmetinin tarihi süreci dikkatle izlenecek olursa görülecektir ki, her fetret döneminde o dönemin manevi hastalıklarına ve yaralarına Kur’an ve Sünnet eczahanesinden reçeteler çıkaran büyük mücedditler, mürşitler ve gönül erleri gelmiştir. Ümmetin en sıkışık olduğu dönemlerde mana aleminin bu yıldız-misâl kahramanları birer meşale gibi dalalet ve bidat karanlıklarını dağıtarak, şüphe bulutlarını bertaraf etmeye ve hakikat güneşini göstermeye muvaffak olmuşlar, ümmeti inkıbaz halinden kurtararak ona bast ve inşirah halini bahşetmişlerdir.

         İşte Bediüzzaman Said Nursî de tıpkı kendi selefleri gibi ümmetin hayatında tecdid misyonunu üstlenerek bu nurlu ve aydınlık yolu göstermeye çalışmıştır. Hadiste rivayet edildiği gibi, “Şüphesiz ki Allah, her yüzyılın başında bu ümmetin dinini tecdid edecek olan bir müceddit gönderir.” Nübüvvet kapısının kapanmasından sonra teceddüd hareketini üstlenen mücedditler, her asrın ihtiyaçlarını ve koşullarını gözönünde tutarak dinin yenilenmesi anlamında veraset-i nübüvvet makamını deruhte etmişlerdir. Dolayısıyla, Said Nursî de tarihi süreç içerisinde bu geleneğin bir devamıdır.

          İslam tefekkür tarihinin altın zincirinde çağdaş halkayı teşkil eden Bediüzzaman, bu çağın, hayatı süratle kayıp giden evladı için Kur’an ve Sünnetten en kısa ve en selametli bir yolu ve metodu çıkarmıştır. Bu yol, her şeyin herc ü merc olduğu günümüzde, en kısa ve en selametli bir metotla bidat rüzgârlarına ve dalalet hücumlarına karşı çabuk sönmeye maruz kalan taklidî imanı, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak ve küfrün hiçbir saldırısı karşısında sarsılmayacak olan tahkikî imana çevirme yoludur. Böylece Kur’an ve Sünnetin ulvi semasından tereşşuh eden bu nur damlaları günümüz müslümanlarının manevi yaralarına şifalı birer merhem ve iksirli birer tılsım olmaktadır.

        Sözler kitapı, Risale-i Nur Külliyatının ana gövdesini ve esasını oluşturur. Risale-i Nur Külliyatından diğer eserler bu ana gövdeden ayrılmış dallar mesabesindedir. Bu itibarla Üstad Bediüzzaman Said Nursî, Sözler kitabına özel bir ihtimam göstermektedir. Kendi tabiriyle Sözler, günümüz insanlarının manevî yaralarına şifalı bir merhem, küfür karanlıklarından gelen hücumlara karşı en faydalı bir nur ve dalâlet vadilerinde hayrette kalanlar için en güzel ve doğru bir rehberdir. Sözler, Kur’an hakikatlerinin birer anahtarı ve o hakikatleri inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılınçtır.

          Çalışmak bizden, tevfik ve yardım Allah’tandır.

Zehra Yayıncılık

1. Risale-i Nur Nedir?

Her asır başında hadisçe geleceği tebşir edilen dinin yüksek hâdimleri; emr-i dinde mübtedi değil, müttebidirler. Yani, kendilerinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler, yeni ahkâm getirmezler. Esasat ve ahkâm-ı diniyeye ve sünen-i Muhammediyeye (a.s.m.) harfiyen ittiba yoluyla dini takvim ve tahkim ve dinin hakikat ve asliyetini izhar ve ona karıştırılmak istenilen ebatılı ref’ ve iptal ve dine vaki tecavüzleri red ve imha ve evamir-i rabbaniyeyi ikame ve ahkâm-ı ilâhiyenin şerafet ve ulviyetini izhar ve ilân ederler. Ancak tavr-ı esasîyi bozmadan ve ruh-u aslîyi rencide etmeden yeni izah tarzlarıyla, zamanın fehmine uygun yeni ikna usulleriyle ve yeni tevcihat ve tafsilât ile ifa-i vazife ederler.

Bu memurîn-i rabbaniye, fiiliyatlarıyla ve amelleriyle de memuriyetlerinin musaddıkı olurlar. Salâbet-i imaniyelerinin ve ihlâslarının ayinedarlığını bizzat ifa ederler. Mertebe-i imanlarını fiilen izhar ederler. Ve ahlâk-ı Muhammediyenin (a.s.m.) tam âmili ve mişvar-ı Ahmediyenin (a.s.m.) ve hilye-i Nebeviyenin (a.s.m.) hakikî lâbisi olduklarını gösterirler. Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (a.s.m.) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (a.s.m.) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve numune-i iktida teşkil ederler. Bunların, kitabullahın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler kendi tilka-i nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zeka ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-ı vahy olan Zat-ı Pak-ı Risaletin (a.s.m.) manevî ilham ve telkinatıdır. Celcelutiye ve Mesnevi-i Şerif* ve Fütuhu’l-Gayb* ve emsali âsar hep bu nevidendir. Bu âsar-ı kudsiyeye o zevat-ı âlişan ancak tercüman hükmündedirler. Bu zevat-ı mukaddesenin, o âsar-ı bergüzidenin tanziminde ve tarz-ı beyanında, bir hisseleri vardır; yani bu zevat-ı kudsiye, o mananın mazharı, mir’atı ve makesi hükmündedirler.

Risale-i Nur ve Tercümanına Gelince: Bu eser-i âlişanda şimdiye kadar emsaline rastlanmamış bir feyz-i ulvî ve bir kemal-i nâmütenahi mevcut olduğundan ve hiçbir eserin nail olmadığı bir şekilde meş’ale-i ilâhiye ve şems-i hidayet ve neyyir-i saadet olan Hazret-i Kur’an’ın füyuzatına vâris olduğu meşhud olduğundan; onun esası nur-u mahz-ı Kur’an olduğu ve evliyaullahın âsarından ziyade feyz-i envar-ı Muhammedî*’yi (a.s.m.) hamil bulunduğu ve Zat-ı Pâk-ı Risaletin ondaki hisse ve alâkası ve tasarruf-u kudsîsi evliyaullahın âsarından ziyade olduğu ve onun mazharı ve tercümanı olan manevî zatın mazhariyeti ve kemalâtı ise o nisbette âlî ve emsalsiz olduğu güneş gibi aşikâr bir hakikattır.   (Şualar  605)

Risale-i Nur ise, Kur’an’ın bir manevî mucizesi olarak imanın esasatını kurtarıyor ve mevcut imandan istifade cihetine değil, belki çok deliller ve parlak bürhanlar ile imanın isbatına ve tahkikine ve muhafazasına ve şübehattan kurtarmasına hizmet ettiğinden, herkese bu zamanda ekmek gibi, ilâç gibi lüzumu var olduğunu dikkatle bakanlar hükmediyorlar.

(Kastamonu Lahikası 17)

Risaletü’n-Nur sair telifat gibi ulûm ve fünundan ve başka kitaplardan alınmamış, Kur’an’dan başka mehazı yok, Kur’an’dan başka üstadı yok; Kur’an’dan başka mercii yoktur. Telif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’an’ın feyzinden mülhemdir ve sema-i Kur’anîden ve âyâtının nücumundan, yıldızlarından iniyor, nüzul ediyor. (Şualar  646)

 Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın bâhir bir bürhanı ve kuvvetli bir tefsiri ve parlak bir lem’a-i i’caz-ı manevisi ve o bahrin bir reşhası ve o güneşin bir şuaı ve o maden-i ilm-i hakikatten mülhem ve feyzinden gelen bir tercüme-i maneviyesi olduğundan onun kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmek Kur’an’ın şerefine ve hesabına ve senasına geçtiğinden, elbette Risale-i Nur’un meziyetini beyan etmekliği, hak iktiza eder ve hakikat ister, Kur’an izin verir. (Şualar  622)

Biz Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur’u değil dünya cereyanlarına, belki kâinata da âlet edemeyiz. Hem Kur’an bizi siyasetten şiddetle men’etmiş. Evet Risale-i Nur’un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlerle gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlar ile Kur’an’a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz. (Müdafaalar 605)

2. Risale-i Nur’un Esası, Mayesi, Hakikatı

İman-ı tahkikî ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: “Sekerat vaktinde şeytan, vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.” Bu nevi iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor. Öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor.

Bu iman-ı tahkikînin vusulüne vesile olan bir yolu, velâyet-i kâmile ile keşfî ve şuhudî hakikate yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir. İkinci yol, iman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, bürhanî ve Kur’anî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacıyla, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvetle zaruret ve bedahet derecesine gelen ilmelyakînle hakaik-i imaniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale-i Nur’un esası, mayesi, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar. Başkalar dahi insafla baksa, Risaletü’n-Nur hakaik-i imaniyeye muhalif olan yolları gayr-ı mümkin ve muhal ve mümteni derecesinde gösterdiğini görecekler.

(Kastamonu Lahikası  18)

Risale-i Nur’un mesleği ve esası; ihlâs-ı tam ve terk-i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elîm elemleri göstermek ve imanın bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olduğunu ispat etmek ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatları ders vermektir.  (Şualar  328)

3. Risale-i Nur’un Metodu

A. Tefsir Metodu

“Risale-i Nur Kur’an’ın çok kuvvetli, hakiki bir tefsiridir.” tekrar ile dediğimizden, bazı dikkatsizler tam manasını bilemediklerinden bir hakikatı beyan etmeğe bir ihtar aldım. O hakikat şudur:

Tefsir iki kısımdır: Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur’an’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin manalarını beyan ve izah ve isbat ederler.

İkinci kısım tefsir ise: Kur’an’ın imanî olan hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle beyan ve isbat ve izah etmektir. Bu kısmının pek çok ehemmiyeti var. Zâhirdeki malûm tefsirler, bu kısmı bazen mücmel bir tarzda dercediyorlar. Fakat Risale-i Nur; doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, emsalsiz bir tarzda muannid feylesofları susturan bir manevî, âlî tefsirdir.  (Şualar  493)

 

B. Hizmet Metodu

Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakikî beklenilen o zat dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.

Hem üç mesele var: Biri hayat, biri şeriat, biri imandır. Hakikat noktasında en mühimmi ve en âzamı, iman meselesidir. Fakat, şimdiki umumun nazarında ve hâl-i âlem ilcaatında en mühim mesele hayat ve şeriat göründüğünden, o zat şimdi olsa da, üç meseleyi birden umum rû-yi zeminde vaziyetlerini değiştirmek, nev-i beşerdeki cari olan âdetullaha muvafık gelmediğinden, herhalde en âzam meseleyi esas yapıp, öteki meseleleri esas yapmayacak; tâ ki iman hizmeti safvetini umumun nazarında bozmasın ve avamın çabuk iğfal olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksatlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.

Hem, yirmi senedenberi tahribkârane eşedd-i zulüm altında o derece ahlâk bozulmuş ve metanet ve sadakat kaybolmuş ki, ondan, belki de yirmiden birisine itimat edilmez. Bu acip hâlâta karşı çok fevkalâde sebat ve metanet ve sadakat ve hamiyet-i İslâmiye lâzımdır; yoksa akim kalır, zarar verir.

Demek en halis ve en selâmetli ve en mühim ve en muvaffakiyetli hizmet Risale-i Nur şakirdlerinin daireleri içindeki kudsî hizmettir. (Kastamonu Lahikası  46)